beemaya
ezgi
23, designer from Istanbul, knowing almost everything about what life is actually not.
ezgi
23, designer from Istanbul, knowing almost everything about what life is actually not.
bir ilişki niye biter diye sormayın. ilişkiler bitebilen şeyler değiller. birbirimizin kalbine ektiğimiz ilk küçük fikirle bağlar oluşmaya başlıyor. o kadar esnekler ki koptuklarını sanıyoruz. ilişkiler bitmiyor. artık daha az ilişik yaşamaya başlıyoruz. daha az ilişik, daha sakin ama bir yanı parlamamış sönük bir renk gibi. bir odanın içinde iken algılayamadığınız ancak güneş yüzeyine vurduğunda seçilebilen ve gülümseten bir renk.
seni sevdim.
seni seviyorum.
goz hizanin altinda kalan insanları olabildigince az ciddiye al, ufuk cizgini hic bir zaman gozden kaybetme, realiteni her gun yeniden bilebilmek icin perspektife giren hic bir seyi atlama.
tum bu yazdiklarim cok havali gorunse de aslinda olay su,
denizle gokyuzunun birlestigi yeri goremezsen, bir ufuk cizgin asla olmaz,
surekli topuklu ayakkabi giyer ya da kambur yurursen goz hizaniz mutemadiyen degistigini goreceksin
ve perspektifin kac kacis noktasi varsa o kadar cesitlilik gosterir..
ne bir muhendis olmaya gayret goster hayatta ne de bir ressam kadar devinime asina ol…bunlar hep mutsuzluk getirecektir.
ihtiyac ya da arzu mimar olabilmek..temelleri saglam atilmis ama ruhu da olan bir yapi insaa etmek…
birinin seni mutlu eden şeyleri düşünmesine, gün içinde bir saatten fazla süre boyunca senden haber alamayınca endişelenmesine, koynuna alıp uyutmasına, şefkatle veya şehvetle öpmesine, saçlarını okşamasına, arayıp sormasına, düşüncelerini, heyecanlarını paylaşmasına, başına gelen her ama her şeyi dinleyip yorumlamasına, anlamasa dahi sevgisiyle seni yumuşatmasına, ellerini tutmasına, gözlerine bakmasına, kokusuna, tenine, arkadaşlarına, birlikte gidilen yerlere, her aktiviteyi beraber yapma isteğine ve yapmaya alışmak…
ne kadar tehlikeli.. ve sonra özlemek…
aşık değilken sırf bu saydıklarım ve fazlası için başka birine bağlanabilecek duruma gelmek…
biten ilişkilerin, içselleşen sevgilerin ardındaki o kritik zaman… ne kadar da zor!
korkuyorum.
bence ben bundan bir iki sene önce daha büyüktüm. küçüldüm. olgundum değil. büyüktüm yani. yazdıklarımı okuyanlar için. kelimelerim babamla rakı içiyordu mesela. öyle büyüktü. cümlelerim değil asla. cümleler hep ergen. ama kelimeler büyüktü. şimdi ergenliğe bile giremiyorlar. oyuncaklarını bırakıp ciddiye alınmak isterken, kırmızı uçağıyla bir tur daha döne döne evde gezinmek istiyorlar. bu ikilem onları yaşsız yapıyor. yaşsızlık karaktersizlik getiriyor. çünkü yaşı olmayan bir karaktere kişilik veremiyorum. kişiliğinin dışında betimlenemiyor da. kelimeler betimlenemeyince ne olur?
mesela 9 yaşında arabasıyla işe gittiğinden ya da sevgilisinden ayrılmak istediği için mutsuz olduğundan bahsedememek gibi…
öyle çok mecaz içinde mecaz yapıyorum ki. ilişkilerim de böyle. mecazları gerçek gibi algılamak sadece otizm için geçerli değil, ben de sen de yapıyoruz bunu. mecazları gerçek sayınca yalanlar giriyor işin içine. hesapta yokken.
çok saçma bir günü sonlandırmak için var gücümle yazıyorum. hepsi bu.
artık hayatımızda olmayan insanlar, haber alamadıklarımız, haber vermediklerimiz. dudak dudağa iken ayrı düştüklerimiz. aynı isme sahip herhangi biri ile tanışınca bizi hatırlıyorlar mıdır? yoksa tamamen subliminal algılarından çıkmışız ve o yepyeni bir ali , veli, ayşe mi olmuştur? belki de daha beteri başka bir veli, ali, ayşe’yi çağrıştırırlar…
pek de uzun sayılmayan lafımın kısası; “yirmibeş’e iki” diye bi buhran hali var ise şayet ondan muzdaribim. sorularım bitmiyor bitmiyor bitmiyor. dünya tarihi, finlandiya eğitim düzeyi gibi şeyler de güzel ama ben daha çok köpüğü bol sabunu küçülmüş çok ünlü olmayan adamla çok ünlü olmayan kadının oynadığı romantik komedi filmiyim.
bittiğinde akılda kalan, ağızda kalan mısır tadından daha fazla olmayan bi film.
nolucaz biz? biz ve mutsuzluklarimiz. kucucuk bi cocugu sever gibi sevmek istiyorum ben bizi. korumak, kollamak. iki kucuk kiz cocugu olusumuzu… bedeni yetiskin ruhu cocuk olusuma inat ruhu yetiskin bedeni cocuk olusuna… bedenimi bedeninden ruhunu ruhumdan ayri tutmayisima… ve hepsi bir yana yalniz uyuyorsun diye bedenime girip de ruhuma girmeyen uykulara dek sen! ben! biz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz a bir de “e bi siz mutlu olamadiniz!” diyenlerimiz..
oysa mutluyduk, mutsuzduk ama birlikteydik ve benim her cok sevdigim insan hakkinda konusurken oldugu gibi gozlerim dolardi senden bahsederken. simdi ve sonsuzlukta… ne cok coskuluydum ben hatirlasana! bana o zamanlar soyledigin yazdigin heeer seyi sakliyorum. bir gun cikarip okumaliyim cunku aslinda bugunlerim o gunlerim geleceklerim icinmis sanki… amerikaya gittiginde aglamistim ve babam bu kadar onemli mi senin icin? diye sormustu. evet onemliydi. mutluluguna kavusacagin icin cok sevinirken sensiz kalicagim icin gitme sebeplerini kiskanmaktaydim icten ice… gerci sen giderken bir zinciri kirdigini da biliyordum. hepimiz icin…o yaz asik oldum ilk kez:) sen gelene kadar her seyi yoluna koyacaktim ustelik… ama yol benden cikmisti coktan… yine de yanimda oldun. burda kaldin. konusmadin belki sefkat gostermedin. ama yanimda oturdun iste bunu hep bildim ve minnet duydum… uzun zamandir yapmamistim bunu ama belki de budur eksik kalan seylerden biri. seni ne cok sevdigimi artik sana dolayli yollarla sanki kendimden bahseder gibi usul usul anlatmalar… her neyse.;